Şimdi Okunuyor:
Sesi Olmayan Gerçek: Ensest
Tam İçerik 14 minutes read

Ensest, ülkemizde var olmakla birlikte yaşadığımız dünyanın acı gerçeğidir. Ülkemizde yaşanan ensest vakalarının gerçek sayısı bu zamana dek elde edilememiştir. Buna neden olarak ise içerisinde bulunduğumuz toplum, değer ve normları gösterilebilir; “El alem duyarsa ne olur?”, “Bu duyulursa insan içine çıkamayız.”, “İtibarımız iki paralık olur kızım/oğlum.”, “Kimseye bundan söz etme.”, “Bu herkesin başına gelen bir şey.” denilerek mağdur çocuk, ebeveynler –özellikle anne tarafından- manipüle edilmekle birlikte, olay örtbas edilir ve geride kalan yaşamlarını bu şekilde sürdürürler. Genellikle, aile içinde olan bir kimse tarafından cinsel tacize uğrayıp bunun sonucunda ise gebe kalarak hastaneye giden mağdur çocuğun, hekim tarafından tutulan raporlar sayesinde bilinen ensest vakalara ulaşabilmekteyiz. Doğuda veya batıda, ülkemizin dört bir yanında kapalı kapılar ardında bahsettiğimiz olayın, ben bu yazıyı yazarken bile gerçekleştiği yadsınamaz bir gerçek…

Sessiz çığlıklarıyla acı bir gerçek halinde tam da içimizde var olan bu kavramın geçmişi oldukça eskidir. Öncelikle sözcük anlamına bakacak olursak; “ensest” Latince kökenli olup “cestus” kelimesinin olumsuzu olan “in cestus” deyişinden ortaya çıkmış; pis, kirlenmiş, temiz olmayan anlamına karşılık gelmektedir. Türkçede bu kavramın karşılığı olmamakla birlikte, Arapça’da “fücur” sözcüğüyle anlatılmaktadır. Fücur ise “yakınlar arası cinsel ilişki” anlamını taşımaktadır. Halk arasında ise evlenmeleri birçok açıdan (ahlak, hukuk, din) yasaklanmış kişilerin cinsel ilişkide bulunmaları biçiminde yorumlanıyor.

Ensest, evrensel bir kavramdır ve bazı toplumlarda bunun yasak olduğuna dair kanunlar vardır. Ancak yine de kültürler arası farklılar nedeniyle ensestin kapsamına ilişkin değişiklikler bulunmaktadır. Bu kavramın tarihine bakacak olursak eğer; Peru, Mısır ve Japonya’da kraliyet ailesinin saflığını korumak için meşru olarak kullanılan bir yol olduğu görülmektedir. Totemizm dönemindeki anaerkil yapıya sahip olan topluluklarda soy, anadan çocuğa geçmekteydi ve bu nedenle baba ve çocuk arasında kan bağının bulunmadığını düşünmekte ve kabul etmekteydiler. Bu toplumlarda ana-oğul arasında gerçekleşen ilişkiler tabu niteliğindeydi ve yasaklanmıştı. Aynı biçimde kız ve erkek kardeşler arasında da durum bundan ibaretti. Ataerkil toplum ve aile yapısına geçişle soy çizgisi, erkeğe geçmiş ve tek eşlilik yaygınlaşmış, bununla birlikte yakın kan bağı bulunan akrabalar arası evlenmeyi yasaklayan bir aşamaya gelinmiştir. Burada anaerkil yapıdan farklı olarak, babanın çocuklar üzerinde her türlü cinsel eylemi ensest kapsamında görülmüştür.

Eski Yunan topluluğunda da ensest, sık karşılaşılan bir durumdur. Anne ve oğul arasındaki ensest ilişkisinin, çok bilinen Kral Oedipus tragedyasında, Sophokles tarafından işlendiğini görmekteyiz. Kral Oedipus, Sophokles’in eseri olarak bilinse de Yunan miti olduğunu, Sophokles’in ise bunu yazılı metne geçirdiğini belirtmek gerekir. Abalı (2011), çalışmasında bu konuyu şekilde aktarmıştır; 

Oedipus, Thebes Kralı Laios ve Kraliçe Jacosta’nın oğludur. Kral Laios, kâhinden bir oğlu olacağını ve oğlunun kendisi öldürüp karısıyla evleneceği öğrenir. Bunun üzerine Kral Laios ve eşi, oğullarını doğar doğmaz “ayaklarını delip birbirine bağlayarak Kithairon Dağı’na terk ettiler. Ancak Korent Kralı Polybos’un çobanı, çocuğu bulur ve “çocuğun delinmiş tabanlarındaki ipleri çözerek yaralarından dolayı ona Oedipus, “Şiş Ayak” adını ismini verir. Arketipsel simgecilikte ayaklar, hareketliliği ve özgürlüğü simgelemektedir. Dolayısıyla çocuğun ayaklarından yaralanarak bir dağa terk edilmesi özgürlüğünün kısıtlanması noktasında anlamlıdır. Öyle ki mitin geri kalanında da Oedipus, anne ve babasını öldüreceği kehanetini öğrenip kaderinden kaçsa da mitin sonunda babasını öldürüp annesiyle evlenir.

Psikoloji bilimine büyük katkıları olan Sigmund Freud ise bu söylenceden yola çıkarak, erkek çocuğun annesine karşı beslediği sevgiyi 1910 yılında “Oedipus Kompleksi” olarak adlandırmıştır. Bunun oluşumuna neden olarak ise; oğlan çocuğun bebekken annesiyle kurduğu yakın ilişki gösterilmiştir. Oğlan çocuk, annesini cinsel anlamda arzulamaya başlar. Sadece anne ile oğlan çocuk arasında yakın ilişki yoktur, aynı şey kız ve anne için de geçerlidir fakat bu evrelerde baba figürünün de kız çocuğunun yaşamına girmesinden dolayı, kız çocuğu sevgisini babasına yöneltir; oğlan çocuk ise babasını, annesiyle arasına girmiş biri olarak düşünür ve babasını rakip olarak görür. Oğlan çocuk karşı cinsin, cinsel organını herhangi bir şekilde gördüğü zaman kendi cinsel organının bulunduğu yerde karşı tarafta bir eksiklik görmektedir ve bundan ötürü kız çocuğunun iğdiş edildiğini düşünmektedir. Babasının da kendisinin penisini iğdiş edeceği korkusuyla (kastrasyon anksiyetesi) birlikte annesine gösterdiği arzudan vazgeçmesine ve bir gün babası gibi olabileceği düşüncesi ile avunmaktadır.

Ülkemize ve ensest kavramına geri dönüş yaparsak, Türk anlatılarında ensest motiflerine rastlamamız mümkün. Bunu ilk olarak, Dede Korkut Oğuz Nameleri’nde görmekteyiz. Dede Korkut Oğuznameleri’nde yer alan ve Dresden yazmasından alınan “Dirse Han oglı Bogaç Han boyını beyan eder” hikayesinde Dirse Han’ın oğlu Boğaç Han’ın annesiyle arasında yaşandığı söylenen bir ensestten söz edilmektedir. Boğaç Han’a babası, beylik verdikten sonra, Dirse Han’ın himayesinde bulunan kırk yiğidin adı anılmaz olur. Bu durumu kabullenmeyen ve Boğaç Han’ın yanında tekrar izzet ve saygı sahibi olmak isteyen yiğitler, Boğaç Han’ı babasına kovlamaya karar verirler ve ona şunları söylerler:

Kalkubanı, Dirse Han, senün oglun yerinden örü turdı, gögsi güzel kaba taga ava çıkdı. Sen var iken av avladı, kuş kuşladı, anasınun yanına alub geldi. Al şerabun itisinden aldı içdi, anasıyıla sohbet eyledi. Anasına kasd eyledi. Ardından yiğitler ‘Böyle ogul nene gerek? Öldürsene!’ dediğinde Dirse Han, ‘Varun getürün, öldüreyim. Böyle ogul mana gerekmez.’ yanıtını vermiştir. Bunun üzerine oğluyla ava çıkan Dirse Han, Boğaç Han’ı okla vurmuş ve oğlunu öylece dağda bırakıp evine dönmüştür.

Bu oluşumda, anne ve oğul arasındaki ensest durumu; “Anasına kasd eyledi cümlesiyle belirtilmektedir. “Kast etmek” ise kötülük yapmak, zarar vermek anlamını taşımaktadır. Boğaç Han’ın şarap içip sarhoş olduktan sonra annesine yaklaştığı söylenmektedir. Boğaç Han’ı suçlayan yiğitler, Boğaç Han’ın babasının yerini almaya çalıştığını da dile getirir. Öyle ki babasından beylik alan ve gelecekte babasının yerine geçecek olan Boğaç Han’ın babası varken avlanması bile kabul edilecek bir davranış değildir. Bunlarla birlikte Boğaç Han’ın annesine el uzattığının da söylenmesi onun ataerkini yıkmaya çalıştığının göstergesi olarak görülebilir.

Ensest

Aşık tarzı destanlarda, türkü ve ağıtlarda,  yer yer manilerde ensest kavramına doğrudan rastlanmasa bile içerik olarak bu konudan söz eden olgular bulunmaktadır. Baba-kız ve baba-oğul ensesti oldukça yaygın olmakla birlikte; kayınbaba-gelin, kayınbirader-yenge, erkek kardeş-kız kardeş ensest oluşumlarına da halk öykülerinde rastlamamız mümkün. Türkülerimizde ise baldız-enişte ensesti görülebilmektedir.  Aşık tarzı destanlar, türkü ve ağıtlarda ensestin gerçekleştiği görülse de halk masalları, hikaye ve manilerde ensestin gerçekleşmediği, ancak ensest eğiliminin yaşandığı gözlemlenmektedir. İncelenen aşık destanlarına, türkü ve ağıtlara bakıldığında konusunu güncel içeriklerden aldığı, örneğin bir ölümün ardından yakılan ağıtlar görülmektedir. Halk öyküleri ve masallar gerçeklikten daha uzak oluşumlardır. Maniler ise konusunu gündelik yaşantıdan almasına rağmen enseste değinilmediği  gözlenmektedir. Kadın toplum içerisinde genel olarak konulduğu konumdan dolayı cinsellik konusunda bastırılır, mağdur edilir ve kadına bunun ayıp bir şey olduğu dikte edilir. Cinsel ilişkiye girmek gibi bir  istek duymasının kötü, günah olduğu düşünülür ve buna göre davranılır. Ancak manilerde görülen baldız-enişte ve aşık destanlarındaki kayınbirader-yenge ensest vakalarında, kadının da bu ilişkiyi istediği ve yer yer karşılıklı olduğu görülmektedir.

Bunlara örnek  vermek istersek, Adana’da kızını metres olarak kullanmak isteyen babasını hiç acımadan tabanca ile vuran Necla’nın Destan’ını örnek gösterebiliriz (Abalı 2011). On yedi yaşındaki lise öğrencisi Necla’nın üç yıldır kendisiyle “karı koca olmak” isteyen babasını öldürmesi konu ediliyor. Necla’nın ağzından aktarılan destanın her dörtlüğün sonundaki “anneler” seslenişiyle destanın hedeflediği dinleyici ve okur kitlesi de açıkça gösterilmektedir. Babanın kızına duyduğu ensest eğilimi şu dörtlüklerde anlatılıyor:

 “Her gün eder idi bana zulümü

  Tutmak ister idi benim elimi

  Vurdum onu hak etmişti ölümü

  İsterse assınlar beni anneler

 Karı koca olmak isterdi

 Bana çirkin işler yapmak isterdi

 Bir baba evlattan bunu ister mi ?

 Sıkılırdı benim canım anneler

Pişman değilim yaptığıma

Talihsiz Necla metreslik mi ede

Bütün Adanalı şaştı bu işe

Hak etmişti onu vurdum anneler”

Okumuş olduğumuz bu metinde Necla denilen mağdur kişi, babası tarafından ilişkiye zorlandığını hedef kitlesine açık bir şekilde anlatmış ve yaptığı davranıştan pişman olmadığını belirterek ve kendince gerekçeler göstererek içinde bulunduğu durumu meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Şimdi ise diğer bir başlık olarak baldız ve enişte ensestlerini içeren maniye göz atalım:

Karşıda dursana

Tabancanı kursana

Ben sana varacağım

Ablamı vursana”

Baldız tarafından söylenen maniye enişte ise karşılık olarak:

“Ben karşıda duramam

Tabancamı kuramam

Bir yastığa baş koydum

Ben ablanı vuramam”

Bu manilerde de görüldüğü üzere burada kadın, mağdur taraf olmaktan çıkmış, bu ilişkiyi ister nitelikte davrandığı görülmektedir. Halk anlatılarında mağdur konumunda olan, bu ilişkiye karşı çıkan taraf kadın gibi aktarılmakta ancak manilerde durum bunun tersidir. Dış dünyaya açılamayan, toplumsal yaşamı oldukça kısıtlı kadınlarda evinde, en yakın çevresinde gördüğü karşı cins olan eniştesine eğilim gösterdiği yadsınamaz bir durumdur. Yukarıda okuduğunuz gibi, yürekli bir şekilde niyetini açık açık belli eden kadın, eniştesi tarafından bu niyetine karşılık bulamamaktadır. Halk arasında geçmişten beri, günlük hayatta söylenegelen ensest motifleri görülebilmektedir. Örneğin, “Düğün değil, bayram değil eniştem beni niye öptü.” , “Baldız baldan tatlıdır.” gibi ibareler mevcut bulunmaktadır. İkinci ibaremiz bir iltifat niteliği olarak görülse de birinci cümlemizde, eniştenin gizli bir amacı olduğu, farklı bir çıkar peşinde koşabileceği öngörülmüştür.

Tüm bu bahsettiklerimiz bizim kültür dediğimiz oluşumun sadece bir parçası. Şimdi bir de işin kolluk kuvvetlerinin kayıtlarında var olan kısmına bakalım.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki ensest dediğimiz kavram sadece fiziksel bir hareketi kapsamamaktadır. Burada cinsel ihmal ve istismar, sözlü taciz, çocuğu pornografide cinsel nesne olarak görmek, fuhuş yaptırmaya teşvik etmek ve mağdur çocuğu zorlamak gibi türlü yaptırımlar sıralanabilir. Cinsel ihmal kavramı, çocukların cinsel kötüye kullanımına karşı korunmaması veya ilgisiz kalınması, cinsel gelişimlerine gerekli önemin verilmemesi şeklinde tanımlanırken cinsel istismar ise bir çocuğun tam olarak anlamadığı, yeterli bilgi veya gelişim düzeyine sahip olmadığı için rıza veremeyeceği ya da kanunlara, toplumun sosyal tabularına uymayan cinsel bir aktivite içerisinde yer alması olarak tanımlanmaktadır. (WHO 2006) Oral ve arkadaşları 2001 yılında yaptıkları çalışmada “Çocuktan en az 6 yaş büyük bir bireyin, kendi cinsel tatmini için, çocuğa yönelik her türlü cinsel içerikli davranışı, cinsel istismar olarak değerlendirilir” şeklinde bir ibare görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tahminlerine göre; dünya genelinde kız çocukların %20’si ve erkek çocukların %5-10’u çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kalmaktadır.

Ensest olaylar iki insan arasında meydana geldiğinden ve insanın sosyal ve birçok kavramı kendisinde barındırdığından ötürü birçok sorunu da ardından getirmektedir. Bunlar hukuki, tıbbi, ruhsal, toplumsal sorunlar olarak sıralanır. Bu problemler genellikle olayların gizli tutulmasından ötürü çözülememekte ve bir çığ gibi çözümsüz bir biçimde büyümektedir. Gizli kalmayan olaylar ise buz dağının yalnızca görünen bölümüdür.

Bu durumların gelişmesinde birçok risk etmeni sıralanabilmektedir. Kötü aile yaşantısı, ailede var olan bireylerin alkol-madde kullanımının olması, kalabalık aile üyelerinin bir arada yaşamını sürdürmesi, mahremiyetin görülmediği, ekonomik statünün alt seviyelerde seyir etmesi, ebeveynlerde bulunan ruhsal ya da fiziksel rahatsızlıklar, ebeveynlerin öyküsüne bakıldığında başlarından cinsel taciz ya da tecavüz olaylarının geçmesi, parçalanmış ilişkiler, eve geç gelmeler ya da eve uğramamalar, işsizlik ve sosyal yetersizlik gibi birden çok nedeni bir çırpıda sıralayabiliyoruz. Şunu da belirtmeliyim ki yalnızca olumsuz koşullar altında yaşayan çocuklar istismar ve ihmale maruz kalmamaktadır. Her yaş grubundan, alt ya da üst tüm sosyoekonomik statüde barınan çocuklar cinsel istismara maruz kalabilmektedir. Bununla birlikte aynı evi paylaşanlar da değil, aynı kurum içerisinde barınan (yurtlar, resmi ve özel çocuk bakımevleri, kreşler..) çocuklar da cinsel istismar ve ihmale maruz kalmaktadır. Toplu yaşanılan yerlerde psikopatolojilerin ortaya çıkması oldukça olağan ve karşılaşılan bir durumdur.

Çocuklar üzerinde meydana gelen bu cinsel istismar ve ihmal birçok sonucu birlikte getirmektedir. Bunlar yaşanılan durumun dozuna, sıklığına ve biçimine bağlı olarak değişim gösterebilmektedir. Ancak az ya da çok, nasıl meydana gelirse gelsin yapılmış olan yapılmıştır ve durum her ne şekilde gelişirse gelişsin, özellikle bir çocuk için oldukça ağır ve bütün yaşamına sirayet edecek bir olgudur; çok acı bir gerçektir.

Aile içinde bulunan bir kimseden cinsel istismara uğrayan kişiler çoğu zaman gebe kalmakta ve bebek sorunlu olan dünyaya, beraberinde birçok sorunu da getirerek doğmaktadır. Gebelik süreci gizli tutulduğundan dolayı mağdur çocuk gereken sağlık kontrollerinden yoksun kalmakta bebek ise gelişimini eksik bir biçimde tamamlamaktadır. Doğumlar her zaman hastanelerde gerçekleşmiyor. Çoğu zaman, mağdur çocuk tek başına ya da ailesinden gördüğü şiddetin sonucunu yine ailesinin yanında doğumunu gerçekleştirmektedir. Bu da beraberinde sağlıksız bir doğum anı getirmektedir. Ensest ilişki sonucunda dünyaya gelen bebeklerde zeka geriliği ve fiziksel rahatsızlıklar görülebilmektedir.

Şimdi sizlere bir olgu örneğiyle bu gerçekliği aktarmak isterim:

Olgumuzda 12 yaşında kız çocuğu, evde yalnız olduğu sırada 24 yaşında olan büyük erkek kardeşi tarafından cinsel istismara maruz kalmıştır. Bu istismar şekli, istismarcının kardeşi olan mağdur çocuğa, sapıkça sözler söyleyip, onu yere yatırdıktan sonra üzerini soyup cinsel bölgesine sürtünme biçiminde gerçekleşmiştir. Mağdur çocuk bu olay gerçekleştikten sonra korktuğu için ailesine söyleyemediğini, o günden sonra erkek kardeşi tarafından tekrar cinsel istismara maruz kalmadığını belirtmektedir. Mağdur çocuğun abisi ise bu olayı büyük bir gafletle gerçekleştirdiğini ve bir daha da kardeşine yaklaşmadığını ifade etmektedir. Olaydan bir gün sonra verdiği ifadede ise kardeşine böyle bir eylemde bulunmadığını hiçbir şekilde onu istismar etmediğini ifade etmiştir.

Bu olaydan yaklaşık 6 ay sonra mağdur çocuk, karın ağrısı şikâyetiyle annesi ile birlikte hastaneye gittiğinde yapılan taramalar sonucu 24 haftalık gebe olduğu anlaşılmıştır.

Ortaya çıkan bu durum sonucunda anne ve baba kızlarının iftira attığını, oğullarının böyle bir şey gerçekleştirmeyeceğini ifade etmişlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere var olan ensest ilişki aile tarafından gizlenmiş, toplum tarafından damgalanmamak, aile şerefini korumak adına saklı tutulduğu gözlemlenmektedir. Bu gebelik gerçekleşmeseydi bu ilişki sonsuza dek bir sır olarak kalacaktı. Ancak daha sonra bu duruma maruz kalan çocukta ortaya çıkabilecek anormal davranışlar, cinsel bölgedeki travmatik doku bozulmaları, cinsel ilişki ile bulaşan hastalıklar gibi durumlar istismar ile ilgili bizlere ipucu olabilmektedir.

Peki, bizler bu sessiz ve bir o kadar acı olan gerçeği değiştirmek için neler yapabiliriz?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu yazıyı yazdığım anlarda ve araştırma sürecinde oldukça zorlandım ve “Gerçekten bu nasıl olabilir ki?” cümlesini çoğu kez kendi kendime kurdum ve eminim ki bilmediğimiz daha da acı veren olaylar yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak (temennim ise bir daha yaşanmaması). Böylesi önemli ve açık konuşulması gereken bu kavramın, olabildiğince üstü kapatılması; görmedim, duymadım, bilmiyorum anlayışı ile sürecin devamının sağlanması oldukça sağlıksız bir ortamı birlikte getirmektedir. Toplumumuzun içinde var olan bu olayları yok saymak, gizlemek, normalleştirmek kendi benliğimize yaptığımız bir nevi hakarettir. Birçok alanda bilgisizliğin, cehaletin getirdiği olumsuz koşullar burada da kendini göstermektedir. Bilinçli anne-baba, beraberinde bilinçli ve kendine güvenen, kendisine bir başkası tarafından yapılan kötülükten suçluluk duymayacağı ve duymaması gerektiğini bilen, bunun ayrımında olan bir çocuk getirir. Cinsellik üstü kapatılacak bir konu değildir. Bu konuda çocuklarımızı belirli bir yaşa geldiklerinde gerektiği biçimde bilgilendirmek; bir yabancının -bu aile içerisinden kişi dahi  olabilir- özel bölgelerine herhangi bir dokunmada bulunamayacağını, eğer böyle bir durumla karşılaşırsa rahatlıkla, korkmadan ebeveynlerine anlatması gerektiği uygun bir dille anlatılmalıdır. Çocuklarımıza güvenli bir ortam yaratmak yine anne ve babanın görevi olmakla birlikte tüm toplum bireylerini ilgilendiren önemli bir konudur. Bu görevi herkesin üstlenmesi ve bunun bilincinde olarak davranması bu tür olayların oluşmasını engelleyebilecektir.

Unutmayalım ki, çocuklarımız bizim geleceğimizdir. Kötü bir geçmişe sahip olan çocuğun geleceği ne kadar parlak olabilir ki?

Sözlerimi Nazım Hikmet’in dizeleriyle bitirmek isterim:

İnanın, güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz güneşli günler
Motorları maviliklere süreceğiz


 Kaynakça

*Abalı, N. (2011). Halk anlatılarında ensest.   İhsan doğramacı bilkent üniversitesi, Ankara.

Ataş, A. S. (2013). Ceza hukuku ve ensest fiiller arasındaki ilişkiye genel bir bakış. Marmara üniversitesi hukuk fakültesi hukuk araştırmaları dergisi, 871-878.

İbiloğlu, A.İ.,  Atlı, A.,  Oto, R., ve Özkan, M. (2018). Çocukluk çağı cinsel istismar ve ensest olguların çok yönlü bir bakış. Psikiyatride güncel yaklaşımlar, 10(1), 84-98.

Sarıçiçek, S. ve Ağrıtmış, H. (2016). Sürtünme yolu ile cinsel istismar sonrası gebelik: bir ensest olgusu. Adli tıp dergisi, 180-185.

*Bu yazı Psikoloji Ağı editörleri tarafından Psikoloji Ağı Yayın İlkelerine göre düzenlemiştir.

 

Bir Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

Input your search keywords and press Enter.