Şimdi Okunuyor:
Psikoloji Tarihine Bir Bakış
Tam İçerik 7 minutes read

Bireyin düşünce, duygu ve davranışlarını sistematik olarak inceleyen psikoloji bilimi ile kişide ‎görülen uyumsuzlukların teşhis ve tedavisiyle uğraşan alan olarak bilinen psikiyatri tarihine dair ‎literatürdeki kaynaklar oldukça kısıtlı. Oysaki her iki alanında uğraş verdiği ve incelediği varlık ‎insan olmasına rağmen bu alanların tarihine dair yapılan çeviriler ve araştırmalar oldukça yetersiz. ‎

İnsanın bir ruha sahip olup olmadığının insanlar tarafından merak edilmesi ve bu ruhun gizli ‎yanlarının açığa çıkartılması için yapılan çalışmalar da insanlık tarihi kadar eskidir. Tarih boyunca ‎insanın sadece maddi yönüyle ilgilenilmemiş; çeşitli biçimlerde manevi boyutlarıyla da insan ele ‎alınmıştır. Örneğin gördüğümüz rüyalar birçok kişi tarafından farklı şekillerde yorumlanmış, kişinin göstermiş olduğu bazı psikopatolojik semptomlar da başka kişilerce ilgi çekmiş ve tüm bunlar altında yatan ‎esrarengiz durumun açığa kavuşturulması için çalışılmıştır. ‎

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki psikoloji tarihinin bir alt alan olarak kurumsallaşması 20. Yüzyılın ikinci ‎yarısında -1960’ların ortalarında- mümkün olmuştur. Buna sebep olarak ise birçok madde ‎sıralanabilir. Önceleri psikoloji sadece “doğa bilimi” olarak görülmekteydi ve deneysel ‎çalışmalar çerçevesinde ilerleme kaydediyordu ve bundan mütevellit dönemin psikologları, ‎psikoloji tarihinin araştırılmasını kendi işi olarak görmemiş bu işi ancak bilim tarihçilerinin ‎yapabileceğini ifade etmiştir. Fakat bu pek mümkün görünmemektedir. Psikoloji tarihinin kendi ‎tarihine bakıldığında ise genellikle konu ile ilgili çalışmalar birtakım “kriz” dönemlerinde yoğunluk ‎kazanmıştır. Örneğin psikoloji diğer disiplinlere karşı kendi sınırlarını oluşturabilmek için çaba sarf ‎ettiği dönemlerde teorik çalışmalara biraz daha önem vermiştir. Bu kriz dönemleri psikoloji tarihine ‎ilişkin araştırmaların artmasına olanak tanımıştır. Deyim yerindeyse kriz dönemleri fırsata çevrilmiştir ‎‎(Batur, 2003).‎

Bahsedilen krizler ise farklı farklı ülkelerde meydana geliyordu. Bu sebeple yaşanan krizler başka ‎ülkelere olduğu gibi yansımıyordu. Dönemin az gelişmiş ülkelerinde bilimsel bilgi dışarıdan ithal ‎ediliyordu ve bu ithal edilen bilgiler genel olarak ders kitabı niteliğindeki hap bilgilerdi. Yani alandaki ‎değişiklikler ya da ortaya çıkan krizler aktarılmadan bilgi geçişleri sağlanıyordu. Zaman ilerledikçe ve ‎ülkeler arasındaki bilgi akışı hızlandıkça başka ülkelerde yaşanan krizlerin de diğer ülkelerde vuku ‎bulması kaçınılmaz oldu (Batur, 2003).

Psikolojinin Türkiye’deki Gelişimi‎

Türkiye’de ise psikolojinin başlangıcının Anschütz’ün İstanbul’a gelişi olarak kabul edilmesi iddia ‎edilir. Buna sebep olan ise psikolojinin deneysel psikoloji ile eşitlenmesi ve deneysel olmayan ‎psikolojinin saf dışı bırakılmasıdır. Anschütz’ün İstanbul’a teşrif etmesi batılı anlamda deneysel ‎psikolojinin Türkiye’ye girişi olarak kabul edilebilir (Batur, 2003).

Genel anlamda psikolojinin ülkemize girişi çok daha öncelere dayanmaktadır. Üniversitede ‎psikolojiyle ilgili verilmiş olan ilk ders Aziz Efendinin Darülfünun-i Osmani’nin 1869’daki açılışından ‎önce Ramazan ayını değerlendirmek amacıyla halka açık olarak düzenlenen gece konferansları ‎arasında verdiği “Emcazi Ekalim” dersidir (Yıldırım, 1998, s.94; akt. Batur, 2003). ‎

Psikolojiye dair yayınlanmış olan ilk yayının tarihi net bir biçimde belli değildir. Yabancı dilden ‎yapılan ilk çeviri ise 1907’de Mısır’da yayınlanan Gusrave Le Bon’un ünlü Psychologie des Foules ‎eserinin Abdullah Cevdet tarafından yapılmış “Ruh’ül Akvam” başlıklı çevirisidir (Batur, 2003). ‎

Deneysel psikolojinin ülkemizdeki kurucusu olan Anschütz, Almanya’ya döndükten sonra buradaki ‎dersleri Mustafa Şekip Tunç ve Ali Haydar Taner yürütmüştür. Ali Haydar Bey aslında bir pedagogdur ‎ama 1924 yılına kadar Darülfünun’da kalmış ve deneysel psikoloji derslerini o dönemin öğrencilerine ‎vermiştir. Mustafa Şekip Bey ise felsefe bölümünde yer alan psikoloji derslerini yürütmüştür ve ‎Bergsoncu psikoloji anlayışını bir gelenek haline getirmeye çalışmıştır (Batur, 2003). ‎

Şimdi tarih yolculuğunda biraz daha geriye gidelim.

Tarih öncesi dönemlerde yaşayan insanlar ruhsal sorunlar gösterdiklerinde kafataslarına delik açarak ‎var olan sorunun çözüleceğine inanırlardı. Bunu doğrulayan kanıt ise Avrupa’nın farklı bölgelerinde ‎yapılan kazılarda, o dönemde yaşayan insanların kafatası bölgesinde küçük deliklerin bulunmasıdır ‎‎(Hatunoğlu, 2014).‎

Batı toplumlarında ruhsal bozukluk gösteren insanların şeytan tarafından ele geçirildiği düşüncesi ‎oldukça yaygındı. En basit ruhsal hastalık belirtisi gösteren kişilere işkence yöntemleri uygulanıyor ya ‎da ateşe atılarak yakılıyordu. Ve bunlar sayesinde ruhların kurtarıldığı görüşü oldukça yaygın bir ‎biçimde kabul görüyordu. İslam toplumlarında ise durum oldukça farklı bir şekilde gözlenmiştir. ‎

İslam toplumlarında ruhsal bozukluk gösteren kişilere “mecnun, şeyda, divane” şeklinde hitap ‎edilmiş “deli” kavramından kaçınılmıştır. Böyle bir tavrın takınılması bu kişilere hassas bir bakış ‎açısıyla bakıldığını ve bakılması gerektiğini gözler önüne sermiştir (Hatunoğlu, 2014).‎

İslam dünyasında ilk tam teşekküllü hastane 707 yılında Emevi Halifesi Velid Abdülmelik ‎tarafından yapılmıştır. Bu hastanede çalışan kişilere maaş bağlanmış ve aynı zamanda akıl ‎hastalarının tedavisinin uygun bir biçimde sürdürülebilmesi için özel odalar yaptırılmıştır (Hatunoğlu, ‎‎2014).‎

‎847-861 yılları arasında sadece akıl hastalarının tedavisi için Bimarhanelerin (hastane) kurulduğu ‎söylentiler arasındadır. Hatta bu Bimarhanelerin 1400’lü yıllardaki İngiltere ve İspanya’da kurulmuş ‎olan psikiyatri hastanelerinden daha modern olduğu kaynaklarda belirtilmektedir (Hatunoğlu, ‎‎2014). ‎

Türk dünyasına baktığımızda Hunlar, Uygurlar ve Göktürkler döneminde akıl hastalarına müzikle ‎terapi uygulamaları bulunmaktadır (Hatunoğlu, 2014 akt; Özgünoğlu, 2009). ‎

Türk-İslam dünyasında ise durum daha da ilerletilerek devam etmiştir. Selçuklular döneminde ‎sadece ruhsal hastalıkların tedavisiyle uğraşan birimlerin kurulduğu görülmektedir (Hatunoğlu, ‎‎2014).‎

Osmanlı dönemine gelindiğinde Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid tarafından Edirne’de ‎inşa edilen II. Beyazıt Külliyesi ile ruh hastalıkları tedavisinde çığır açıldı. Bu Bimarhane, müzikle ‎tedavi için kusursuz bir akustik yapıya sahiptir. O dönemde 10 kişiden oluşan musiki grubunun ‎haftada 3 gün verdiği musiki konser, bina içerisinde yankı yapmadan her tarafından ‎dinlenebilmekteydi. Müziğin yanı sıra su sesinden ve güzel kokulardan da tedavi sürecinde ‎yararlanılmaktaydı. Yine Osmanlı ve Selçuklu döneminde ilaç tedavisi ve çeşitli çiçeklerin kullanıldığı ‎‎(lale, sümbül, reyhan, yasemin gibi) görsel ve kokuya dayanan tedavi teknikleri de mevcuttu. ‎

‎17. yüzyılın önemli gezginlerinden biri olan ve o yüzyılın az sayıdaki nesir yazarlarından biri olan Evliya ‎Çelebi, İstanbul delilerinden bahsederken onlara “evliya” demektedir. Ünlü Seyahatname ’sinde ‎Edirne’de bulunan II. Bayezid Külliyesindeki darüşşifanın öğrencileri ve o öğrencileri yetiştiren ‎hekimlerden övgü dolu sözlerle bahsetmiştir. Çelebi, bu darüşşifada yetişen öğrencilerin oldukça ‎bilgili ve yetenekli olduğunu belirterek; hekimlerin ve öğrencilerin de Aristoteles, Hipokrat, ‎Platon, Galenos gibi bilim adamları ve düşünürler kadar başarılı olduklarını dile getirir (Kurtuluş, ‎‎2016).‎

‎10. yüzyılda Galenos’tan etkilenen İbni-Sina hastalıkların semptomatolojisi ve oluşumu üzerine ‎çalışmalar yürütmüştür (İkiz, 1999). “Tedavinin en iyi yollarından biri hastanın akli ve ruhi güçlerini ‎arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele etmek için cesaret vermek, hastanın çevresini sevimli ‎hoşa gider hale getirmek, ona en iyi musikiyi dinletmek ve onu sevdiği insanlarla bir araya ‎getirmektir” şeklindeki yorumuyla, tedavi hakkındaki düşüncelerini ifade ederek; musikiyi kendi ‎mesleğinde de kullandığını belirtmiştir (Hatunoğlu 2014, akt; Somakçı, 2003). İbni-Sina’ya göre ses ‎tonu değişiklikleri de insan ruhunu etkileyebilmektedir. Semptomdan önce hastanın kendisini ‎tedavi etmeyi amaçlayan Sina, döneminin bakış açısından oldukça farklı bir biçimde hastalıkları ‎tanımlamaktadır (İkiz, 1999). ‎

Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası (1228), Sibe Tıp Medresesi ve Amasya Darüşşifası (1308) dünyada ‎psikolojik rahatsızlığı olan hastaların müzik ve su sesiyle iyileştirildiği ilk yerler olarak bilinmektedir. ‎Buradaki ana prensip ses titreşimlerinin doğrudan beyin dokularına etki ettiği düşüncesidir ‎‎(Hatunoğlu 2004, akt; Çoban, 2005). ‎

Osmanlı’da ise melankoli (mal-i hülya), histeri, şizofreni (ateh-i kable’l miad) ayrı yöntemlerle tedavi ‎edilen psişik bozukluklardandır. ‎

Tedavideki anlayış biçimlerine bakıldığında ise eski Anadolu tıbbının Yunan ve Çin tıbbına ‎benzediğini; insan vücudunda ise 4 temel unsurun bulunduğu görüşü kabul görmekteydi. Bu 4 temel ‎unsur ise sevda, safra, balgam ve dem ya da kan, kara safra, sarı safra ve balgamdır. Ahlat-ı Erbaa ‎diye anılan bu 4 unsurdan birinin ya da birkaçının eksikliği kişide psikolojik hastalıkların temelini ‎oluşturur görüşü hakimdir. ‎

Genel olarak bakıldığında Osmanlı tıbbı, akıl hastalıklarına oldukça önem vermiştir. Bahsi geçen akıl ‎hastalıklarının merkezi sinir sisteminden kaynaklanıp, organik nedenlere sahip olduğu görüşü oldukça ‎yaygındı (Hatunoğlu 2014, akt; Sarı, 1988). Bunun dışında dönemin tekkelerinde dini telkin ve ‎inançlar sayesinde de kişilerin tedavisi sürdürülmekteydi. ‎

Merak edenler ve incelemek isteyenler için yukarıda bahsi geçen ve Edirne’de yer alan Sultan II. ‎Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi ‎hakkındaki ayrıntılı bilgiye, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın hazırlamış ‎olduğu açıklama yazısında inceleyebilirsiniz.‎

Link: https://kvmgm.ktb.gov.tr/TR-44003/edirne—sultan-ii-bayezid-kulliyesi-saglik-muzesi.html

Kaynakça

  • Batur, S. (2003). Türkiye’de psikoloji tarihi yazımı üzerine. Toplum ve Bilim, 98, s. 255-264
  • ‎ Hatunoğlu, A. (2014). Türk islam hekimlerinin psikoloji biliminin gelişimine katkıları ve psikolojik ‎hastalıklara tedavi yöntemleri. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 5, s. 255-263‎
  • Kurtuluş, M. (2016). Osmanlı’nın meczubları ve mecnunları: erken modern dönemde hastaneler ve ‎deliliğe bakış. Milli Folklor, 28, s. 100-113‎
  • Tunaboylu-İkiz, T. (1999). Türk psikiyatri tarihi ve psikanalizin yeri. Psikoloji Çalışmaları, 21, s.161-165‎

Bir Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

Input your search keywords and press Enter.