Şimdi Okunuyor:
Jeffrey Kottler’le Söyleşi
Tam İçerik 10 minutes read
    TPÖÇG’ün klinik psikolog, psikoterapist ve yazar olan Jeffrey Kottler’le gerçekleştirdiği söyleşi:
Prof. Dr. Jeffrey A. KOTTLER… Baylor Tıp Fakültesi’nin Psikiyatri Menninger ve Davranış Bilimleri Bölümü’nde klinik psikologsunuz. Aynı zamanda Peru ve İzlanda’da burslu bir araştırmacı ve kıdemli bir öğretim görevlisi; Yeni Zelanda, Avustralya, Hong Kong, Singapur ve Nepal’de konuk öğretim üyesi olarak çalıştınız. Yoğun çalışma temponuzun içerisine Türkiye’yi de kattığınız, eğitimlerinizle kendilerini geliştirmek isteyen insanlara ışık tuttuğunuz için size minnettarız. Sizi daha yakından tanımak için röportajımıza başlayalım. Sizi eğitim vermek için ikinci kez Türkiye’ye getiren motivasyon nedir?

Öncelikle, geçen sefer ki ziyaretimde harika arkadaşlar edinmiştim ve onları özledim. Bu ülkeyi, yemeklerini, kültürünü, insanların dirayetini -özellikle de böylesi zor zamanlarda- çok sevdim. Dünyanın her yerinde yaşadım ama Türkiye’de en çok sevdiğim şeyleri bir arada buldum. Turistik mekanları, binaları falan pek umursamam; ben insanlarla ilgileniyorum. Türk öğrenciler ve psikologlar bana o kadar cömert, misafirperver ve minnet dolu davrandılar ki…


Kişisel gelişim, grup liderliği, terapistlerin ve öğretmenlerin profesyonel gelişimi, sosyal adalet, yardım ve iyileşmeyle ilgili çeşitli güncel konuları içeren ve bazıları en çok satan listesine girmiş 100’ün üzerinde kitabın yazarısınız. Kitaplarınızın konusunu neye göre seçiyorsunuz?

Ben kafamı en çok kurcalayan şeyleri konu alıyorum. Bende bir yolculuğu olan kitaplar yazıyorum. Her gün yazarım. Şu anda üzerinde çalıştığım beş farklı kitap var, hepsi de farklı yazım aşamalarında. Benim her gün yazmaya ihtiyacım var ama sürekli yayıncıları, editörleri, bazen de yardımcı yazarların kendi kısımlarını yazmalarını bekliyorum. Beklerken de yeni bir şey yazmaya başlıyorum. Şu anda yazdığım en heyecan verici kitabın adı Fallen Heroes. Bir düzine ünlü sporcunun zihinsel hastalıklarıyla verdikleri mücadeleyi, dirayetlerini ve küllerinden doğuşlarını konu alıyor. Mücadelelerinin niteliği çok etkileyici.


Eğitimlerinizi ve terapilerinizi, grubun veya danışanın kültürel geçmişine ve altyapısına göre düzenliyorsunuz. Peki, terapide kültürün etkisini nasıl açıklarsınız?

Bana göre kültür; etnik köken, din ya da toplumsal cinsiyetten çok daha geniş bir kavram. Kültür; ortak hobileriyle, coğrafi konumuyla, ailevi değerleriyle, mesleğiyle ve daha birçok şeyle ilgili kişinin bağlı hissettiği tüm insan topluluklarını kapsar. Bence bütün bu bağlantıları keşfetmek, danışanın dünya görüşünü ve deneyimlerini daha iyi anlayabilmemiz için ondan bize yol göstermesini istemek çok önemli.


Bir terapist olmanız ve ayrıca eğitimleriniz ve kitaplarınızda değindikleriniz; insanlara yardım etmenin sizin temel amaçlarınızdan biri olduğunu düşündürüyor. Ayrıca Nepalli Kızları Güçlendirme Vakfı’nın (Empower Nepali Girls) da kurucularındansınız. Nepalli kız çocuklarına eğitim olanağı sunuyorsunuz. Bu vakıf nasıl ortaya çıktı? Onların yanına gittiğinizde ne hissediyorsunuz?

Benim amacım her daim insanlara yardım etmek değil; çoğunlukla kendime yardım etmek. Ama tabii, şu kısacık ömrümde yapabildiklerimle hatırlanmak isterim. Tehlike altındaki Nepalli kızları kurtarmak için bir Vakıf kurmayı ben seçmedim; vaziyet bunu gerektirdi ve ben bir seçim yapmış gibi hissetmiyorum. Eğer ben kararlılıkla hareket etmeseydim, küçük bir kız seks ticareti için satılacaktı. Bir kez adımımı attıktan sonra da geri dönüşü yoktu. Çünkü çabalarıma devam etmediğim takdirde, o kız yine satılacaktı. Madem bu kıza yardım etmeyi kafama koydum, neden birkaç tane daha kıza yardım etmeyeyim ki diye düşündüm. Sonra birkaç kıza daha. Şimdi ise ülke genelinde yüzlerce kıza… Böylesi girişimler önceleri küçüktür, zamanla kafa dengi insanlardan oluşturduğu bir takımın omuzlarında inşa edilir, büyür.

Nepal’e gidince “harap olmuş” hissediyorum çünkü eve, sıradan hayatıma geri döndüğümde hiçbir şeye aynı bakamıyorum. Oradayken anda yaşıyorum. Her gün yapabileceğim güzellikleri görmeye başlıyorum. Para pul ya da gelecek planları beni ilgilendirmiyor. Kızları kucağıma alıp hikayeler okuyor, oyunlar oynuyorum. Onlarla hayatlarıyla ilgili muhabbet ediyorum. Bir de ekibimizin arasındaki bağı ve samimiyeti çok seviyorum. Bu çok çetin, çok zahmetli bir iş. Hayatta yaptığım en zor şey. Duygusal olarak da fiziksel olarak da bitkin düştüm. Uykusuzluk çekiyorum. Her şey yüreğime işlemiş, ağır geliyor. Bazen baş edemiyorum, yüreğim kaldırmıyor. Ama bunlar beni hayatta tutuyor, yaşama sevinciyle doluyorum.


Size göre bir psikoloğun toplumdaki sorumluluğu ne olabilir? Bir psikolog olarak sosyal sorumluluk projelerinde nasıl yer edinebiliriz?

Bunun basit bir cevabı yok. Zamanlaması önemli. İnsanlar kendi hayatlarıyla meşgul olmaktan o kadar tükeniyorlar ki kendi hayatlarının ötesinde bir şeyle uğraşmak için ne zamanları ne takatleri ne de kaynakları kalıyor. Liderlerin, diğerlerini neden kendileri kadar yardımsever olmadıkları konusunda azarlayıp aşağılamasından nefret ediyorum. Ne yapabiliyorsak, ne zaman yapabiliyorsak öyle yapalım. Hepimiz hayatta farklı aşamalardayız. Bence öğrencilerin zaten işi başından aşkın; okula gidip gelmek, masrafları ödemek için didinmek, kendilerine bir düzen kurmaya çalışmak yeterince zor. Projelerimde yıllar boyunca yüzlerce öğrenciyi yanımda götürdüm ve hiç pişman olmadım çünkü onlar da aynı zamanda maddi ve manevi büyük fedakarlıklar yaptılar.


İnsan aynayı çevirip kendine bakmaktan, kendini değerlendirmekten kaçınıyor çoğu zaman. Ancak mesleğinin tabiatı nedeniyle bir terapistin öz değerlendirmeden kaçınması çok sakıncalı. Bir terapist, hatalarını değerlendirebilmek için hangi becerilere sahip olmalıdır?

Bence hataları itiraf etmek ve hatta onların varlığından bahsetmek bile fazlasıyla cesaret, çok güvenli bir ortam ve güvenilir meslektaşlar gerektiriyor. Benim süpervizyon aldığım ve çalıştığım yerlerde bunu yapmak için güvenilir bir ortam yoktu. Utandırılır ya da eleştirilirdik. Bir de terapi çoğu zaman neler olup bittiğini gerçekten anlayamadığım, o kadar kafa karıştırıcı ve gizemli bir süreçti ki benim için… Böylesi bir süreçte hata yapmak canımı çok ama çok yakıyordu. Ve hatalarım; yetersizlik duygumu, yeterince bilmediğim, yeterince iyi olmadığım hissini tetikliyordu. Ama başarısızlıklarımı sahiplenmenin ve dönüştürmenin, işimi çok daha iyi yapmamı sağladığını öğrendim. Kendi davranışlarımı korkusuzca eleştiriyorum artık.


Bir röportajınızda sizden yaşça büyük meslektaşlarınıza sorduğunuz bir soruya rast geldik ve bu soruya bayıldık! Şimdi biz size aynı soruyu sormak istiyoruz: Terapi yapmaya daha yeni başladığınız o yıllara dönüp kendinize, henüz öğrenmediğiniz ama bilmeyi dilediğiniz bir şey söyleme şansınız olsa, bu ne olurdu?

Bunu gerçekten sormuş muyum? Cidden güzel soruymuş! Sanırım ilk olarak kendime daha çok güvenmeyi dilerdim. Tamamen etkileri altında kaldığım birkaç tane çok tesirli ve çok ünlü danışmanım vardı. Yalnızca onlar gibi olmayı değil, onlar olmayı denedim. Bu süreçte kendimi kaybettim. Oldukça inanılmazlardı ama sonunda neye inandığımı bulmak ve onların kafamın içindeki seslerini durdurup kendi sesimi duymak yıllarımı aldı. Ama bu benim için çok çok uzun sürdü.


Sizi Mayıs ayında Türkiye’de yeniden göreceğimiz, eğitimlerinize tekrar katılabileceğimiz için çok heyecanlıyız. Mayıs ve Haziran’da yeniden bir araya geleceğimiz bu 4 eğitimdeki temel vizyonunuz nedir? Bizi neler bekliyor?

İnsanları birkaç saatliğine bir odaya toplayıp da onların üzerinde kalıcı bir etki bırakmaya çalışmak gerçekten çok zor bir şey. Hele bir de çevirmen aracılığıyla iletişim kurmak daha da zor. Dolayısıyla benim işim DENEYİM. Çok da yeni bir içerik olmayacak. Herkes bir anda her şeyi değiştirecek sihirli bir değnek, sihirli bir taktik arıyor, biliyorum. Ama gerçek ve kalıcı değişimler ancak yenilenmekle, hissetmekle, risk almakla, kendinize meydan okumakla olur. Ayrıca benim sıkıcılığa alerjim var. Bütün gün bir odada tıkışıp, bitmez tükenmez bir sunumu izlemekten daha sıkıcı bir şey olamaz. Bence eğlenmek ve bağ kurmak çok önemli. Ben aslında o odada büyülü bir şeyler olsun istiyorum ama bu sadece bana değil, katılımcılara da bağlı. Geçen yılki eğitimlerime katılanlardan da gelecek insanlar olacaktır. Bu yüzden tekrardan kaçınmak, hep birlikte yeni ve farklı bir şey yaratacağımızdan emin olmak zorundayım. Yeni maceralarımdan, anlatmaya değer yeni hikayelerle döneceğim.


Eğitimlerin içeriğinden bahsederek sizi biraz daha yakından tanımak istiyoruz. Mesela ‘’Terapide ve Günlük Yaşamda Hikayelerin Gücü’’ eğitimi ile bizlere hikayelerin gücünü ve potansiyelini nasıl kullanabileceğimizi anlatıyorsunuz. Peki sizin hayatınızı hangi hikaye değiştirdi?

Tek bir tane mi? Hikayeler her gün hayatımı değiştiriyor çünkü ben sürekli bunun peşindeyim. Şöyle biraz düşüneyim bakalım hangi hikaye aklıma ilk gelecek. Hah tamam, buldum. Bunun hemen aklıma gelmesinin nedeni de bugün genç bir adamla görüşecek olmam. Birlikte çalıştığım bir tıbbiyeli. Tek kolla doğmuş. Ayrıca kendisi Pakistanlı ve ailesinde başka sıkıntılar da var. Tanıştıktan sonra ona demiştim ki “Tek bir kolla nasıl tıp fakültesini kazandın, tek bir kolla nasıl doktor olacaksın?” Eksik koluna doğru baktı, dediğime hiç anlam verememiş gibi “Nasıl yani?” dedi. “Birader bir tane kolun var! Diyorum ki ameliyat gibi şeyleri nasıl yapacaksın?” Sorumu gerçekten anlamamıştı çünkü kendisini hiçbir açıdan engelli görmüyor ya da yapabileceklerini kısıtlı olarak algılamıyordu. Durumuna tamamen uyum sağlamıştı ve iki kollu insanların yapabildiği her şeyi yapabileceğini söyledi. Beni tarumar eden sadece cevabı değildi, bunları söylerken o kadar samimi ve hakikiydi ki… O genç adamı çok seviyorum. Yakındığım onca aptalca şey aklıma geldi o an; sıkıntılar, hayal kırıklıkları, yanlış anlamalar, ülkemdeki politika ve politikacılar -gerçi bu o kadar da aptalca bir şikayet değil- ve fark ettim ki dirayet ve cesaret insana her dağı aştırır.


Liderliğin artık günlük yaşamın her yerinde kullanıldığını ve geliştirebileceğimiz “bir beceri” olduğunu söylüyorsunuz. ‘’Liderlik Hakkında Bilmedikleriniz ama Belki de Bilmeniz Gerekenler’’ kitabınızda liderlik becerisini geliştirmenin yollarını anlatıyorsunuz. Kısaca liderliğin doğuştan olmadığının altını çiziyorsunuz. Peki, bu iyi lider kimliğinizin geçmişine inecek olursak gençlik yıllarınızda da bu derece iyi bir lider miydiniz? Çocukluğunuz nasıldı? Etkilendiğiniz bir lider var mıydı? 

Ben birçok sıkıntısı olan, çok utangaç, içe kapanık, güvensiz bir çocuktum. Görme sıkıntım, öğrenme sıkıntım, özgüven eksikliğim, ailevi sıkıntılarım… Hayatta pek bir şey başarabileceğimi zannetmezdim. Ta ki yazabildiğimi keşfedene kadar. İç dünyamı çok tesirli biçimde aktarabildiğimi fark ettim. Çektiğim sıkıntıların, aslında diğer insanlara ulaşmamı sağlayan bir köprü olduğunu anladım. Dolayısıyla lider  olmam, ancak bir öğretmen olarak kendi sesimi keşfettikten sonraya rast gelir. Benim öğretmenlerimin çoğu riyakârdı, kötü kalpliydi, öğrencilerinden beklediklerini kendileri yapamazdı. Ben liderliğin, her şeyden önce, başkalarından beklediğin kişi olmak anlamına geldiğini fark ettim. Bu yüzden, her Allah’ın günü, daha iyi bir insan olabilmek, insanlara daha çok şefkat ve merhamet ulaştırabilmek için çok çalışıyorum.


‘’İlişkilerin Gücü: Psikoterapide ve Terapistin Hayatında’’ eğitiminizde terapötik ilişkinin önemini vurguluyorsunuz. Hangi terapi yöntemi uygulanırsa uygulansın, iyileşmenin ancak danışan ve terapist arasında güçlü bir bağ kurulduğunda mümkün olduğunu söylüyorsunuz. Siz danışanlarınızla bu bağı kurarken nelere dikkat ediyorsunuz?

Terapideki ilişkilerin hepsi birbirinden farklıdır. Yıllar içinde öğrendim ki; iki taraf için de en elverişli ilişki biçimi iyi geleceğini düşündüğüm bir şeyi dayatmaktansa, danışanla uzlaşmaktan geçiyor. Eğitimler de aynı. Eğitimlerime çok hazırlanırım. Önceden hazırlanmış bir içeriğim ve sunumum da vardır. Ancak o odada kimlerin olduğunu, nasıl hissettirdiğini, insanların neye nasıl tepki verdiğini, neyin işe yaramadığını görene değin; ne yapacağıma tam olarak karar vermem. Bence işin anahtarı doğaçlama. Bence bir terapistin veya öğretmenin katılığı büyük sıkıntı. Benim en çok beslendiğim kaynak esnekliğim ve bedeli ne olursa olsun insanlarla bağ kurmaya olan hevesim. Şu an ben bu satırları yazarken de olan şey bu aslında. Kime yazdığımı bilmiyorum. Karşımda kimseyi görmüyorum. Yazdıklarıma nasıl tepki verdiğinizi bilmiyorum. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar dürüst ve hakiki yazarak sizinle bir bağ kurmaya çalışıyorum. Çünkü eğer sizi gücendirecek ya da katılmadığınız bir şey söylersem, beni ancak bana güveniyorsanız affedebilirsiniz.


Eğitimlerinizden, videolarınızdan ve kitaplarınızdan çok etkilendik. Hepsi bize şu sözcüğü çağrıştırdı: Kusursuzluk. Oysa siz ‘’En Çok Başarısızlıklarımızdan ve Hatalarımızdan Öğreniriz’’ başlıklı bir eğitim veriyor ve terapideki başarısızlıklarınızdan bahsediyorsunuz. Siz hatalarınızla nasıl baş ediyorsunuz?

İnanın benimse aklımda canlanan tek sözcük KUSURLULUK. Benim kariyerim hatalarımdan ve başarısızlıklarımdan konuşmak üzerine kurulu çünkü çok az kişi başarısızlıklarından bahsediyor. Kendime bayağı yüklenirim aslında. Ama sonra kendimi affederim de. Çok risk alırım. Hiç yapmadığım şeyleri denerim. Ha bire. Kendimden çokça sıkıldığım için böyle yaparım. Yaparken de kafadan uydurmaya bayılırım. Dolayısıyla bir şeyler garip, yontulmamış görünebilir; çoğu sefer de yaptığım işe yaramaz. E hâliyle. Eğer danışanım/öğrencim/izleyicimle sağlam bir ilişkim varsa, önceden kestiremediklerimi affederler ve hayatımıza devam ederiz. Ama tabii, öğrettiğim şeyleri uygulamaya çalışırım.

*Bu güzel röportaj için sizlere çok teşekkür ederiz.

You can reach this interview in English from the link below: Interview: Jeffrey Kottler

Bir Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

Input your search keywords and press Enter.