Şimdi Okunuyor:
Ergenlik, Radikalleşme ve Söylem
Tam İçerik 4 minutes read

Analitik sürecin muhatabı olarak varsaydığımız bilinçdışı öznesinin, ürettiği gösterenleri, içinde bulunduğu toplumsal söylemin mantıki düzenlenişinden itibaren düzenlediğini söyleyebiliriz. Freud daha “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları” adlı metninde, bireysel bir üstben ile toplumsal üstben arasında kurduğu bağ ile bizlere bu kuramsallaştırmayı duyurmaya başlamıştır. Daha sonrasında Lacan, analitik söylemin doğuşundan itibaren tarihsel olarak da okuyabileceğimiz üç farklı söylem türü betimlemektedir. Bu söylem türlerine ek olarak (dört söylem +1) bir de söylem olarak ele alamayacağımız ancak Serge Lesourd’un deyişiyle, söylemin yapısından farklı olduğundan dolayı, laf ebeliği olarak betimleyebileceğimiz kapitalist söylem vardır. Öznenin kendi varoluşsal eksikliği etrafında, yani dil yasasının açtığı deliğin çevresinde kendi sözcelemesini üretebildiği ve böylece öznel bir konumlanış için verimli (kendisine uygun) bir yeri bulabildiği bu dört söylemin aksine, kapitalist söylem nasıl bir tablo sunmaktadır bizlere? Bu soruya güncel tartışma konularından olan ergenliğin dönüşümleri ve radikalleşme üzerinden bir yanıt aranabilir.

Ergenliği bir isyan ve Françoise Dolto’nun deyişiyle bir kabuk değiştirme olarak okumaya alışkınız. Peki, günümüzde ergenin karşısında isyan edebileceği bir yer, bir konum bulunmakta mıdır? Aksine, isyanın sözünü söylemenin çok ama çok uzağında kalmış; içe kapanık, durmaksızın tükettiği maddeye bağımlı, arzusuna dair herhangi bir atılımı olmayan ve belki de arzusunun olmadığı, depresif ve içe kapanmış ergenler ile karşı karşıyayız. Peki, ergenin karşılaşamadığı ve karşısında öznel bir isyanın savaşını veremediği bu konum nedir? Fethi Benslama, Lacan’ın öne sürdüğü kapitalist ve bilimsel söylemin üretimlerinden biri olarak gördüğü evrenselleşmenin, öznel sözün önünü tıkadığını ve ergenin de karşısında isyan edebileceği bir Öteki’yi, yani içinde Simgesel yasayı barındıran Öteki’nin söylemiyle karşılaşmayı tehlikeye düşürdüğünü dile getirir. Yaygın kapitalist söylemin, tek türleştirmeyi (homogénéisation) beraberinde getirdiğini dile getirebiliriz. Zira Lacan, kapitalist söylemde herkes proleterdir diyerek bu tek türleştirmeye dair duyuşumuzun yolunu açacaktır. Böyle bir söylem içerisinde ergenin farklı olanla karşılaşabilmesi ve bu Simgesel olarak farklı olan (farklı olanı Simgesel bir yere yerleştirebilmesi) karşısında öznel sözünü üretebilmesi de imkânsızlaşmaktadır.

Ergenin zora girdiği bu anlarda karşısına bir çözüm yolu olarak çıkan radikalleşme ise günümüzde üzerine çokça konuşulan konulardan biri olmuştur. Radikalleşme ve kimlik politikaları, tam da ergenin sustuğu ve zora düştüğü o anda bir çözüm illüzyonu olarak karşısına çıkar. Kimlik politikaları ergene ne olduğuyla ilgili kesinlikli (!) bir bilgi verirken; radikalleşme de kahraman olma ülküsünü, kendisini bütünüyle tanımlayan bir dava uğruna kendini feda etme gibi aşırı davranışları beraberinde getirmektedir. Grup içerisinde birbirinin aynı olan ve herhangi bir sorumluluğu paylaşmayan ergenlerin, konforlu ve neredeyse zevklenebildikleri bir söylem içerisinde kaldıklarını dile getirebiliriz. Zira sorumluluk, grubu yönlendiren ve koşulsuz itaati salık veren cemaat liderlerine, gurulara, liderlere verilmiştir. Böylesi bir teslimiyetten itibaren zevklenmek grup üyeleri için de mümkündür. Ergen kendi kendisini adlandırabildiği bu grup içerisinde, ülküsüne ulaşabilmek için aşırı davranışlara başvurmakta ve herhangi bir farklılığın olmadığı üyeler arasında zaten susturulmuş olan öznelliğini tamamen kaybetmektedir.

Böyle bir toplumsal söylem içerisinde psikanaliz, ergenin öznelliğini duyabildiği ve eksikliğini üretebildiği bir yer açmak için verimli bir karşılaşma mekânı olacaktır. Fakat analitik söylemin tersine, günümüz güncel psikoterapi yaklaşımlarının özneyi daha çok susturduğunu ve davranışlarının yegâne sorumluları olarak gördüğü bedenlere indirgediğini biliyoruz. Istırabını duyurmak için bir Öteki’yi arayan ergenin, güncel psikoterapi yaklaşımları karşısında bulabildiği yegâne şey “iyi ve mutlu olması gerektiğine” dair derinliği olmayan telkinlerden ibaret belki de…

Öyleyse bir başkalığı içinde barındırmayan ve katılaşmış bir söylem içerisinden nasıl bir çalışma ile nefes alabilmenin yolu açılabilir? Sokaklarında gençlerin madde kullanımı nedeniyle öldüğü, intiharların arttığı, kişilerin ekranlara hapsolduğu, birçoğunun yeme bozuklukları ile savaştığı bu topluluk karşısında bize düşen şey nedir?

21 Eylül 2017

Bir Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

Input your search keywords and press Enter.